Edebiyat

Mesaj
  • PLG_KUNENADISCUSS_DEPENDENCY_FAIL

Yazın Türleri

YAZI TÜRLERİ ve konuyla ilgili test

 

 

YAZI TÜRLERİ

Bir yazının biçimsel ve içerikle ilgili özellikle­rine göre, girdiği bölüme o yazının türü diyoruz. Yazı türleri kalıplaşmış, demirbaş biçimler değil­dir. Kimi türler birbirine iyice yaklaşır, birçok ben­zerlik gösterir; kimileri de ötekilerden kalın çizgi­lerle ayrılır.

Yazı türlerini üç ana grupta inceleyebiliriz:

I. YAZINSAL (EDEBİYATLA İLGİLİ) TÜRLER

 

1. ÖYKÜ (HİKÂYE)

Gerçek veya gerçeğe uygun biçimde tasar­lanmış bir olayı, zaman ve mekâna bağlı olarak anlatan kısa yazılara öykü denir. Bu anlamda, öy­kü serim, düğüm, çözüm bölümlerinden oluşur. Öykü, genelde bir olaya dayanır. Romanlarda olaylar oldukça geniş bir zaman dilimine yayıl­masına rağmen, öykülerde zaman daha kısadır. Öyküdeki olaylar, belli bir mekanda geçer; birinci şahıs ya da üçüncü tekil şahıs ağzından anlatılır.

Dünya edebiyatında iki ayrı tarzda öykü an­layışı vardır:

a) Olay Öyküsü:

Bu tarz öykülerde anlatılan olaylar kişi, za­man ve mekan unsurlarına bağlı olarak verilir. Merak unsuru ön plandadır. Giriş bölümünden sonra olay veya olaylar gelişmeye başlar, merak unsuru yoğunluğunu artırır, düğüm ya da düğüm­ler atılır. Sonuç bölümünde ise düğümler çözülür, merak giderilir ve oiay bir sonuca bağlanır. Bu teknik, Fransız edebiyatının önde gelen isimlerin­den Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) tara­fından geliştirildiği için bu çeşit öykülere "Ma­upassant tarzı öykü" de denir. Edebiyatımızda Ömer Seyfettin bu tarza uygun öyküler yazmıştır.

b) Durum (Kesit) Öyküsü :

Durum (kesit) öyküsünde anlatılanlar bir so­nuca bağlanmayabilir ve böylece okuyucu üzerin­de farklı çağrışım ve izlenimler yaratılır. Kişiler, yer

ve zaman gibi unsurlar genellikle sezdirme yoluy­la okuyucuya anlatılır. Öyküde esaslı bir olay yok­tur. Bu tarz öykülere, ünlü Rus hikayecisi Anton Çehov tarafından yaygınlaştırıldığı İçin "Çehov tarzı öykü" de denir. Edebiyatımızda Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal bu tarz­da öyküler yazmıştır.

 

Türk edebiyatında öykü:

Türk edebiyatında Batılı anlamdaki ilk öykü­ler Tanzimat döneminde yazıldı. İlk öykü yazarları, Ahmed Midhat, Emin Nihat, Samipaşazade Sezai ve Nabizade Nazım'dır. Türk öykücülüğünü yet­kinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Edebiyat-ı Cedide döneminde öykü türünde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemcill-ğiyle gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gür­pınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın ve Ah­met Hikmet Müftüoğlu idi.

Meşrutiyet'in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte öyküde toplumsal ve si­yasi sorunlar işlenmeye başlandı. Türkçede ya­bancı sözcüklerin temizlenmesi, yazında konuş­ma dilinin hakim olması, taşra yaşamının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk öykü­cülüğünde yeni bir çığır açtı. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay iz­ledi. Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Mem­duh Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücü­lüğünü hazırlayan isimlerdir.

Cumhuriyet dönemi, 1930'lar sonrasını kap­sar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir öykü dün­yası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balık­çısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta ya­zarı Orhan Kemal, Samet Ağaoğlu,Tarık Buğra, Haldun Taner, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tan-pınar öykü yazarları olarak ön plana çıktı. Günü­müzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir.

 

2. ROMAN

Olmuş ya da olabilecek birtakım olayların gerçeğe uygun bir biçimde, zaman, mekân ve kişi unsurlarına bağlı olarak anlatıldığı yapıtlara roman denir.

Roman, bizim edebiyatımıza Batı edebiya­tından girmiştir. İlk olarak Fransız yazarı Fene-lon'un "Telemak" adlı eseri Yusuf Kamil Paşa ta­rafından Türkçeye çevrilmiştir. Şemsettin Sa­mi'nin "Taaşşuk-u Talât ve Fıtnaf'ı İlk yerli roma-nımızdır. Türk romanı asıl Tanzimat döneminde gelişti. Recaizade Mahmud Ekrem'in "Araba Sev­dası" yeni teknikler kullanılan Batılı anlamda türü­ne en yakın ilk Türk romanıdır.

Servet-i Fünun edebiyatı döneminde ilk usta romanlar ve romancılar kendilerini gösterdi. "Sa­nat sanat içindir" tezini savunan bu yazarlar aşk ve acıma gibi konuları İşledi. Halit Ziya Uşaklıgll bu dönemin en önemli romancısı sayılır. Uşaklı-gil'in "Aşk-ı Memnu" (1925) adlı romanı günü­müzde de en başarılı Türk romanlarından biri ola­rak kabul edilir.

1910'dan sonra milli duyguların ağır basma­sıyla birlikte "Genç Kalemler" dergisi çevresinde Türkçülük akımı gelişti. Milli romanların yazılması bu dönemde başladı. Halide Edip Adıvar'ın "Vu­run Kahpeye", Reşat Nuri Güntekin'ln "Çalıkuşu" romanları bu dönemin örneklerindendir.

Cumhuriyet döneminde çağdaş Türk romanı ortaya çıktı. Toplumsal ve sosyal gelişmeleri konu alan romanlar yazıldı.

Romanlar; konu, üslup, yazıldığı dönem ba­kımından çeşitli türlere ayrılabilir.

 

*Üslup Bakımından Romanlar:

Romantik Roman:

Kişilerin duygularını, arzularını, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve ger­çek olgular gibi görür. Örneğin Sir Walter Scott'un tarihsel romanları ve Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" romanı gibi.

Gerçekçi Roman:

Romantik romandan ayrı olarak kuru ve kuş­kucu bir anlatım ve düşünce yapısı taşır. Balzac ve Stendhal'in romanları bu üsluptadır.

Doğalcı Roman:

Üslup bakımından gerçekçi romana benzer. Olanın olduğu gibi yazılmasını öngörür. Emile Zo­la ve Guy de Maupassant romanları doğalcı ro­manlardır.

Estetik Roman:

Belli biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış romanlardır. Gustave Flaubert, estetik romanın en önemli yazarıdır.

 

İzlenimci Roman:

Diğer üsluplardan ayrı olarak eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların bunları algılama biçimleri arasındaki farkları orta­ya çıkarmaya yönelir. Yani dış gerçeklerden çok, duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir.

Dışavurumcu Roman:

20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumcu­luk toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşamını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir. Dos-toyevski, Franz Kafka, Samuel Beckett ve Bertold Brecht'in romanları bu türün örneklerindendir.

*Konu Bakımından Romanlar:

Konusu bakımından romanları aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz:

Tarihsel Roman:

Uzak bir geçmişte yaşanan olayları konu alır. Ama tarihten daha derinlerde yatan insanla ilgili daha evrensel bir gerçeği araştırmak amacıyla da yazılmış olabilirler. Tarihi romanların örnekleri ara­sında Walter Scott'un romanlarını, Tolstoy'un "Savaş ve Barış"ını, Stendhal'in "Parma Manastı­rı"™ sayabiliriz.

Duygusal Roman:

İnsanın duygusal yaşamını yüksek ve özenli bir üslupla betimleyen romanlardır. Bazen bu tür­de yazarın kendi duygularıyla, okurun duygularını sömürmesi ön plana çıkar. Fransız edebiyatında Madame de La Fayette'in "Prenses de Cleves" adlı romanı bu türe örnek gösterilebilir.

Gotik Roman:

Gotik roman, İngiliz ve Amerikan romancılığına özgü, 18. yüzyılın akılcılığına karşı çıkan bir tür­dür. Karanlık, korkutucu, çılgınlıklarla dolu bir or­tamda geçen kanlı, şeytani, büyülü olayları konu alır. Gotik romanın günümüzdeki uzantıları, bilim­kurgu ve fantastik roman olarak gösterilebilir.

Psikolojik Roman:

Kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümle­meye çalışan romanlardır. Daha serinkanlı ve de

netimli oluşuyla duygusal romandan ayrılır. Abbe Prevost'un "Manon Lescaut" adlı yapıtıyla Fran­sız edebiyatında açılan psikolojik roman çığırı, di­ğer ülke romancılarını da etkilemiştir. Bizde Mehmet Rauf'un "Eylül"ü, Peyami Safa'nın "9. Hariciye Koğuşu" buna örnektir.

 

3. MASAL VE FABL :

Olağanüstü kahraman ve olaylara yer veren öykülere masal denir. Masal terimi öncelikle, söz­lü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsar. Ama sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı yapıtlar da bu türün içinde yer alır. Halk masalları dört temel grupta toplanır: hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masal­lar, güldürücü masallar, zincirlemeli masallar.

Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. La Fontaine masalları bu türün en güzel örnekleri­dir. Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların ya­nı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü var­lıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prens ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gi­bi gerçek hayattaki kişilerdir. Güldürücü masallar, okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan ma­sallardır. Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır.

Masalların, insan ve hayvan davranışların­dan harekete geçerek toplumda görülen aksak­lıkları yermek ve gerçek İnsanlara bir ahlak, dü­zen dersi vermek gibi amaç güdenleri de vardır. Manzum olarak yazılan bu masallara fabl denir.

Bilinen ilk masalların Hintlilere ait olduğu ka­bul edilir. Hint masalcısı Beydeba'nın "Kelile ve Dimne" adlı yapıtı masalların bilinen ilk kaynağı­dır. Yunan edebiyatında Aisopos (Ezop) masalla­rıyla ünlüdür. Batı'da La Fontaine ise fabl türü masalın en ünlüsüdür.

 

4. TİYATRO

Tiyatro, insan yaşamını söz ve eyleme daya­narak anlatan bir gösterim sanatıdır. Toplumsal bir sanat olduğu için toplumsal yapı ve yaşamda­ki değişmeler doğrultusunda tiyatro da gelişmiş, değişmiştir. Edebiyat tarihçileri, tiyatronun Eski Yunan'da, şarap tanrısı Dionysos adına düzenle­nen törenlerden doğduğunu belirtmişlerdir.

Başlıca tiyatro türleri şunlardır:

a) Tragedya:

İlk örnekleri MÖ 6. yüzyılda Eski Yunan'da görülür. Klasisizm akımı içinde Fransa'da yeniden canlılık kazanmış 19. yüzyılın ortalarına kadar var-

lığını sürdürmüştür. Tragedya (trajedi), kısaca "acıklı olayları ele alıp anlatan oyun" olarak ta­nımlanabilir.

 

Tragedyanın özelliklerini şöyle belirtebiliriz :

-Eser baştan sona ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer.

-Erdeme ve ahlâka büyük değer verilir.

-Konularını mitolojiden ve tarihten alır.

-Kahramanları tanrılar, tanrıçalar, krallar vb. varlıklardır.

-Diyalog ve koro bölümlerinden oluşur.

-Üç birlik kuralına (yer, zaman, olayda birlik) uygun yazılır.

-Vurma, yaralama, öldürme olaylarına sahne­de yer verilmez.

-Şiirle oluşturulan; ağırbaşlı bir üslup kullanı­lır.

■ Sophokles, Racine, Corneille... önemli ya­zarlarıdır.

 

b) Komedya :

Olayların, durumların ve İnsanların gülünç yönlerini ortaya koyan oyun türüdür. Güldürerek düşündürmeyi amaçlar. Eski Yunan edebiyatında Aristophanes'in "Eşek Arılan"; Fransız edebiya­tında Moliere'in "Gülünç Kibarlar" adlı yapıtları bi­rer komedya örneğidir.

Konuları bakımından üç türlü komedi vardır:

Töre komedisi : Şair Evlenmesi (Şinasi)

Karakter komedisi; Cimri (Molière)

Entrika komedisi: Scapln'in Dolapları (Molière)

Komedyaların özellikleri şunlardır:

-Konularını günlük yaşamdan alır.

-Kişiler halk arasından seçilir.

-Halkın konuşma diliyle yazılır; soylu bir üslup kaygısı güdülmez.

-Birbirini izleyen diyalog ve koro bölümlerin­den oluşur.

-Üç birlik kuralına uyulur.

 

c) Dram :

18. yüzyılda Fransız filozofu Diderot, Beau­marchais ve bazı yazarların uzun tragedyaya kar­şı çıkmaları, günlük olayları işleyen oyunları tercih etmeleri üzerine doğdu. Dram ismini de bu filo­zoflar verdi. Dram türü oyunlar acıklı ve gülünç

olayları bir arada işliyordu. İngiliz yazar Shakes­peare klasik tiyatronun üç birlik kuralını hiçe sa­yan dramlar yazdı. Victor Hugo ise 19. yüzyılda Romantik dramın beyannamesi sayılan "Crom­well" adlı yapıtının önsözünde bu türün özellikleri­ni açıkladı.

Romantik dramla birlikte modern tiyatroya geçiş sağlandı. Romantik dramın başlıca özellik­leri şunlardır:

-Üç birlik kuralına uyulmaz.

-Hem acıklı hem gülünç olaylar işlenir.

-Olaylar tarihten ya da günlük hayattan alına­bilir.

-Kişiler her sınıf halktan seçilebilir.

-Yerli özelliklerin işlenmesine önem verilir.

-Her türlü olay sahnede gösterilebilir.

-Nazım veya nesir biçiminde yazılabilir.

 

4. ŞİİR

Şiir; zengin imgelerle (hülya, hayal), ritimli sözlerle; seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çı­kan bir edebi anlatım biçimidir.

Şiir, bilgi aktarmak amacıyla yazılmaz. Şiir, bilgi değil, duygu aktarır. Duygulardan, imgeler­den, düşlerden, özlemlerden oluşmuş bir yaşantı birikiminin ürünüdür. Ozan, şiiri aracılığıyla bu ya­şantıyı okuyucuyla paylaşır.

Konularına göre şiir türleri şunlardır:

A) Epik Şiir:

Bir ulusun yaşamını yakından İlgilendiren, ta­rih ve toplum olaylarına ait kahramanlıkları anla­tan şiirsel öykülere epik şiir denir. Uzun manzum hikaye olarak en eski biçimleri destanlardır. Epik şiirde yiğitçe bir söyleyiş vardır. Bu şiirin konusu hem efsanelere hem de gerçek olaylara dayanır. Yapısında masalla tarih, gerçekle düş yan yana­dır. Ayrıca "epope" de denilen epik şiirde tarihsel bir gerçek vardır.

 

*Epopeler iki türlüdür:

-Doğal Epopeler (Destanlar):

Çok eski çağlarda ulusların vicdanında derin izler bırakan olayların kuşaktan kuşağa aktarılma­sı, daha sonra bir saz şairinin bunları derlemesiy-le oluşan destanlardır. Halkın ortak malıdır (ano­nim). Başlıca doğal destanlar:

lliada ve Odysseia :.............Yunan edebiyatı

Şehname...........................Fars edebiyatı

Kalevala............................Fin edebiyatı

Mahabharata - Ramayana.....Hint edebiyatı

Le Cid....................................İspanyol edebiyatı

Nibelungen........................Alman edebiyatı

Chansen de Röland.............Fransız edebiyatı

Beovvulf...........................İngiliz edebiyatı

Igor........................................Rus edebiyatı

Şinto......................................Japon edebiyatı

-Yapay Epopeler (Destanlar):

Yeni ve yakın çağlarda herhangi bir tarih olayının bir ozan tarafından destan kurallarına uy­gun olarak yazılmış biçimidir. Bunlar bireysel üründür. Başlıca yapma destanlar şunlardır:

Destan adı Şair - Ulus

Kaybolmuş Cennet........... Milton.......İngiliz

İlahi Komedya................. Dante........İtalyan

Çılgın Orlando................. Ariosto......İtalyan

Kurtarılmış Kudüs............. Tasso........italyan

Aenels.............................Vergilius....Latin

Türk Destanları :

Kronolojik sıraya uygun olarak İslamiyet ön­cesindeki Türk destanları şunlardır:

Destan Adı

Ait Olduğu Türk Topluluğu

Şu

Sakalar

Alp Er Tunga

Sakalar

Oğuz Kağan

Hunlar

Bozkurt

Göktürkler

Ergenekon

Göktürkler

Türeyiş

Uygurlar

Göç

Uygurlar

İslamiyet'in kabulünden sonraki Türk des­tanları ise şunlardır:

— Manas Destanı

— Battal Gazi Destanı

— Danişment Gazi Destanı

— Köroğlu Destanı

— Satuk Buğra Han Destanı

— Genç Osman Destanı (Kayıkçı Kul Mustafa)

— Üç Şehitler Destanı (Fazıl Hüsnü Dağlarca)

Bunlardan Manas Destanı, Kırgız Türklerine alt bir destandır ve 400 bin dizeden fazladır. İlk kez Rus bilgini Radloff tarafından ve Kırgız halkı­nın ağzından derlenmiş olan bu destan, dünyanın en uzun destanı niteliği taşır.

 

B) Lirik Şiir:

Duygu ve düşünceleri coşkulu bir dille anla­tan şiir çeşididir. Eski Yunan edebiyatında ozan­lar şiirlerini "Lyra" denen telli bir sazla söyledikleri için, bu tür şiirlere lirik denmiştir. Türk edebiyatın­da da "âşık" ya da "saz şairi" adı verilen halk ozanları şiirlerini hâlâ sazla söylemektedirler. Lirik şiirde toplumsal mutluluk ya da felâketlerden du­yulan sevinç ya da acı gibi ortak duygular; ya da aşk, ayrılık, özlem, ölüm acısı gibi bireysel duygu­lar anlatılır:

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur

insan bir akşam üstü ansızın yorulur

tutsak ustura ağzında yaşamaktan

kimi zaman ellerini kırar tutkusu

birkaç hayat çıkarır yaşamasından

hangi kapıyı çalsa kimi zaman

arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

(Attila İlhan)

C) Pastoral Şiir:

Doğa güzelliklerini, çoban yaşantısını, kır ya­şamına duyulan özlemi işleyen şiir türüdür. Konu­ları yapmacıksız, özentisiz, sözcük oyunlarından uzak, yalın bir dili vardır. Saf, temiz, sakin yaşamı duyurmak amacıyla yazılır. Bu şiirin iki türü vardır:

I) İdil: Bir kişinin ağzından kır yaşamının güzel­liğini ve çoban aşkını anlatan şiirdir.

II) Eglog : Birkaç çobanın aşk, kır yaşamı gibi konular üzerine karşılıklı konuşması yoluyla yazılan şiirdir.

Ak tüylü köpektir koyun sürüsüyle Seğirtir kaval sesinde sağa sola Çobandır köyün yamacında Yayar davarı da çömelir Meşe dallarının altına

D) Didaktik Şiir:

Duygulara değil, düşüncelere seslenen şiir­dir. Çünkü didaktik şiirin amacı güzellik oluştur­mak değil, öğretmek ve bilgi vermektir. Bir dü­şünceyi aşılamak, övmek amacıyla yazılır. Bilim, sanat, felsefe, ahlâk, din... gibi temel kavramları ve kurallarını öğretmek amacıyla yazılır:

Güvenme âlemde gençliğe çağa

Gel gönül yapışma çürük budağa

Ne evlâda güven ne bahçe bağa

Becerip yemişin derebilmezsin

E) Dramatik Şiir:

Manzum tiyatro yapıtlarında kişilerin karşılıklı konuşmaları dramatik şiiri oluşturur. Eski Yunan edebiyatındaki manzum tragedyalar dramatik şiir sayılır. Günümüz edebiyatında terimsel anlamıyla dramatik şiir yazılmamaktadır.

F) Satirik Şiir:

Toplumdaki düzensizlikleri, tutarsızlıkları, ki­şilik çarpıklıklarını yerme amacıyla iğneli ve alaylı bir dille anlatan şiirlerdir. Yani bir çeşit yergi şiiri­dir. Divan edebiyatındaki "hicviye"ler ile Halk edebiyatındaki "taşlama"lar bu şiir türünün ör­nekleridir.

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

 

II. ÖĞRETİCİ VE BİLGİLENDİRİCİ TÜRLER

 

1. DENEME

Bir yazarın, serbestçe seçtiği herhangi bir konu üzerinde kişisel görüş ve düşüncelerini an­lattığı yazılara deneme denir, insanı ve toplumu il­gilendiren her şey (yaşama, ölüm, aşk, sanat, fel­sefe, din, tarih, bilim, siyaset, kültür vb.) deneme­lerin konusu olabilir. Deneme türünün ilk örnekle­rini Epiktetos, Eflatun, Seneca, Çiçero vb. nin ba­zı eserlerinde görmek mümkündür. Batı edebiya-tınde en büyük deneme yazarları Montaigne (Monteyn) ve Bacon (Beykın)'dır. Türk Edebiyatın­da ise deneme türünde eser veren yazarlarımız­dan bazıları şunlardır: Ahmet Haşim, Yakup Kad­ri, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Suut Ke­mal Yetkin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Vedat Günyol, Me­lih Cevdet Anday, Salah Birsel, Sezai Karakoç vb.

Deneme yazılarında görülen özellikleri şöyle sıralayabiliriz:

-Her konuda yazılabilir.

-Zevkle okunan yazılardır. Okuyuculara oku­ma zevki aşılaması yanında, çok belli etme­den bazı gerçekleri öğretir, düşünceleri ak­tarır.

-Felsefi ve bilimsel konuları ele almasıyla ma­kaleye yaklaşır. Ancak makalede olduğu gibi ortaya konan fikirlerin ispatlanması mecburi­yeti yoktur.

-Ön planda olan, yazarın kişisel düşünceleri­dir.

-Bir görüşü ispat etmek, kesin sonuçlara var­mak, belgelerden faydalanmak gibi mecbu­riyetler yoktur.

-Yazar, kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi­dir. Deneme, bu yönüyle sohbete benzeme­sine rağmen, düşünceleri açıklayışı, çözüm­lemelere girişiyle sohbetten ayrılır.

-Denemenin samimi, kıvrak, akıcı, güzel bir üslûbu vardır.

 

2. FIKRA:

Güncel bir olayı (seçim, deprem, sel baskını, savaş...vb.) kişisel açıdan ele alıp yorumlayan' gazete yazılarına fıkra denir. Fıkralar, zamanla -güncel bir konuyu ele alıp işledikleri için - değeri­ni yitirebilir.

Bir fıkra yazısında şu özellikler görülür:

-Konu sınırlaması yoktur. Yani her konuda fıkra yazılabilir.

-Bir yazarın günlük, sosyal ve kültürel olayla­ra ait herhangi bir konu üzerinde kişisel gö­rüş ve düşüncelerini anlatan yazılardır.

-Fıkra yazarlarının konularında tekrarlara düş­memesi ve geniş bir kültür birikimine sahip olması gerekir.

-Fıkra, kısa ve etkili bir sonuca varmak ama­cını taşır.

-Fıkra, kanıtlamak amacı gütmez ve fazlaca ayrıntıya inmez.

-Fıkralar makale türüne göre daha sübjektiftir ve konuşma üslûbuna daha yakındır.

 

3. MAKALE

Bilim ya da sanatla ilgili bir konuda bir görüş ileri sürmek, bir düşünceyi savunmak ve desteklemek amacıyla yazılan bilimsel yazılara makale denir.Bilgisayar teknolojisi, caz müziği, arkeolojik çalışmalar, kanserle ilgili buluşlar, Akdeniz Bögesi'nin jeolojisi ya da Malazgirt Savaşı makale konusu olabilir.

Makalenin başlıca özellikleri şunlardır:

-Makalede ileri sürülen düşüncelerin kanıtlanması esastır.

-Yazar nesnel bir tutum takınmak zorundadır.

-Ciddi ve terimlere dayalı bir dil kullanılır.

Edebiyatımızda ilk makaleyi Şinasi Tercüman-ı Ahval gazetesinde yazmıştır.

 

4. RÖPORTAJ

Bir gerçeği,bir doğruyu,inceleme,gezip görme ya da soruşturma yoluyla yansıtan yazılardır.

Yazar, röportajı çoğu kez öyküsel bir anla­tımla gerçekleştirir. Gerektikçe fotoğrafların tanık­lığına başvurur. Böylece okuru gerçekle yüz yüze getirir, öğretmek istediğini yaşatarak öğretir. Rö­portajda bir yaşam gerçeğinden yola çıkılır. Bu gerçeğe yazarın yorumu katılmaz, yazar gerçek karşısında nesnel olmak zorundadır. İnandırıcılığı sağlamak amacıyla kullanılan belgelerin yanında, örnekleme, tanık gösterme gibi düşünceyi geliş­tirme yollarına başvurulur. Çok yönlü bir yazı türü olması öykülemeyle birlikte açıklamaya, tartışma­ya, betimlemeye de yer vermeyi gerektirir.

 

5. ELEŞTİRİ (TENKİT)

Bir yapıtın iyi ve kusurlu yönlerini gerçekçi bir şekilde belirten yazı türüdür. Eleştirmen, yazı­larıyla sanatçıya ışık tutar, yol gösterir; aynı za­manda okuyucuyu da aydınlatır. Gerektiğinde belgeler ve örnekler gösterilebilir. Eleştirmen, eleştirisinde kişisel görüşlere, düşünce ve duygu­lara yer verir. Bu açıdan hemen bütün eleştiriler­de öznellik vardır. Ancak iyi bir eleştirmenden beklenen, mümkün olduğu kadar nesnel bir yak­laşım sergilemesidlr.

Eleştiride daha çok tartışmacı anlatım biçi­mine yer verilir; açıklama, karşılaştırma, örnekle­me gibi tekniklere başvurulur.

Türk edebiyatında Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Kaplan, Fethi Naci, Rauf Mut-luay eleştiri yazılarıyla tanınmıştır.

 

6. SOHBET (SÖYLEŞİ)

Düşünceleri fazla derinleştirmeden, bir ko­nuşma havası içinde anlatan yazı türüdür. Her konuda yazılabilir.

Okuyucuyu sıkmayan, konuşma diliyle ve samimi bir havada yazılan yazılardır.

 

III. GERÇEK YAŞAMDAN SÖZ EDEN TÜRLER

 

1. GÜNLÜK

Günü gününe tutulan notlardan oluşan yazı­lara günlük (günce) denir. Günlükler, bir kişinin geçmişine, yaşadıklarına ışık tutması bakımından önemli yapıtlardır. Eski dilde "rûznâme", yeni dil­de "günce" de denilen bu yazı türü, gerçek ya­şamdan kaynaklanır. Sıcağı sıcağına yazıldığı için anıdan ayrılır.

Nurullah Ataç, Oktay Akbal gibi yazarlar günlükleriyle tanınmıştır.

 

2. ANI (HATIRA)

Sanat, bilim ve meslek dallarında ün yapmış kişilerin, kendi başlarından geçen ve devirlerinde olup biten olaylarla ilgili duygu, düşünce, bilgi ve gözlemlerini anlatan yazılarına anı (hatıra) denir. Anı yazma, insanoğlunun yaşadığı, geride bıraktı­ğı olay ve olguları anlatma, başkalarıyla paylaşma ihtiyacından doğmuştur.

Anı türünün özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

-Yaşanılmakta olan zaman dilimini değil, ya­şanılmış, geride kalmış zamanı anlatır.

-Geçmişi anlattığı için tarihe ışık tutar.

-Otobiyografi, doğrudan doğruya yazarın kendi hayatıdır. Anıda İse yazar, kendi haya­tıyla birlikte devrini ve çevresini de anlatır. Bazı durumlarda anı yazarının kendini geriye çekip sadece çevresini anlattığı da olur.

-Anıları yazmakta amaç, bir kişinin hayatını anlatmaktan çok, bir döneme ayna tutmak­tır.

-Anı yazarken, abartılı, yapay bir anlatımdan sakınılır; içten, akıcı, açık ve anlaşılır bir dil kullanılır.

 

3. MEKTUP

Birbirlerinden uzakta olan insanların veya yazı yoluyla karşısındakine duygu, düşünce ve is­teklerini duyurmak isteyenlerin haberleşmek için kullandıkları bir yazı türüdür.

Mektupların konuları oldukça bol, bağımsız; ufukları alabildiğine geniştir. Gönderdiğimiz mek­tubun türü, gönderdiğimiz kişiyle olan yakınlık de­recemiz, mektuptaki samimiyetin ölçüsünü tayin eder. Yakın arkadaşlarımıza, dost ve sevdikleri­mize gönderdiğimiz mektuplarla, aramızda saygı sınırı ve resmiyet bulunan kişilere gönderdiğimiz mektuplar birbirine benzemez.

 

4. BİYOGRAFİ (Yaşamöyküsü)

Kişilerin hayatlarını anlatan yazılara biyogra­fi (yaşamöyküsü) denir. Biyografiler, bilim ve sa­nat dallarında ün yapmış, insanlığa hizmet etmiş, sevilen, sayılan kişilerin hayatlarını, nasıl ve hangi yolda başarı sağladıklarını anlatan yazılardır.

Biyografi yazmak, birtakım hazırlıklar yap­mayı gerektirir. İlk iş olarak, biyografisi yazılacak kişiyle ilgili belgeler, kaynaklar ve bilgiler toplanır. Daha sonra o kişiyi tanıyan, bilen kişilerle konu­şulur; onun yaşadığı ortamın şartları tanınmaya çalışılır.

Biyografinin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz :

-Biyografi, kişiyi bütün yönleriyle ele alır.

-Biyografide kişinin doğumundan ölümüne kadar yaşadıkları (doğduğu çevre, çocukluk dönemi, öğrenimi, mesleği, arkadaşları...vb) kronolojik bir sırayla aktarılır.

er öyküleyicl anlatım biçimiyle yazılır.

Bir kişinin kendi yaşamını kendisinin yazma­sıyla ortaya çıkan yapıtlara otobiyografi (özya-şamöyküsü) denir.

 

5. GEZİ (SEYAHAT)

Bir yazarın, yurt İçinde ya da yurt dışında gezip gördüğü yerlerin ligi çekici yanlarını tanıt­mak amacıyla canlı ve edebi bir üslûpla kaleme aldığı yazılara gezi (seyahat) yazısı denir. Gezi yazılarının bir adı da "Seyahatname" dir. Gezi, yazarlarının doğrudan gözlemlerine, bizzat duy­duklarına, araştırmalarına dayandığı İçin tarih, coğrafya, sosyoloji, hukuk gibi bilim dallarına kaynaklık eder.

Gezi yazılarının özelliklerini şöyle sıralayabili­riz:

-Gezi yazıları, gözlem gücünün ürünüdür.

-Gezilen yerlerin başka yerlere benzemeyen görüntüleri tasvir edilir. Gezilen yerlerde yaşayan İnsanların ırkların­dan, dillerinden, yaşayışlarından, inançların­dan vb. söz edilir.

-Okurun çevresinde bulunan, her gün gördü­ğü şeylerden değil ilgi, çekici şeylerden söz edilir.

-Anlatımda betimlemlerden, benzetme ve di­ğer sanatlardan yararlanır.

-Açık, akıcı bir dil kullanılır.

-Mümkünse yazılanlar fotoğraflarla destekle­nir.

-Okuyanda gezip görme isteği uyandırır.

 

6. SÖYLEV (NUTUK)

Belli bir düşünceyi anlatmak, bir ülküyü aşı­lamak ya da toplulukları ikna etmek, coşturmak amacıyla söylenen sözlere söylev (nutuk); bu sözleri söyleyen kişiye hatip, söz söyleme sanatı­na ise "hitabet" denir.

Hitabetin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz :

-Hitabetin gerçekleşmesi için, konuşmacı ile dinleyicilerin bir arada bulunması gerekir.

-Topluluğu heyecanlandırmak, coşturmak; bir fikri, bir davayı açıklamak, anlatmak ve be­nimsetmek için yapılır.

-Cümlelerin kolay anlaşılır, açık, kesin, kısa olması gerekir.Hatibin; dilini iyi kullanması, konuya hâkim olması, sesinin güzel ve etkili olması, toplu­luğa güven vermesi gerekir.

-Diğer yazı türlerinde olduğu gibi, hitabette de "giriş, gelişme ve sonuç" bölümleri bulu­nur.

 

çözümlü"örnekler

 

ÖRNEK -1 (ÖSS - 2006):

Bu, son bir yıl içinde okuduğum romanlar arasın­da etkisinden uzun süre kurtulamadığım bir çeviri roman. Yazar, bu romanında öncekilerden farklı bir yol izlemiş. Bir kahramanın çevresinde gelişen bir öykü kurgulamış. Abartıyla yalınlığı, komediyle trajedinin özelliklerini bir arada kullanmış. Bir yıl gibi bir zaman dilimini çok az geri dönüşlerle an­latmış. Haftalarca "çok satanlar" listesinde yer alan bu çeviri yapıt, Türk okurundan gördüğü ilgi­yi Fransız ve İngiliz okurlardan görmemiş. Bu du­rum, çevirmenin başarısı olarak değerlendirilebilir.

Bu parçada aşağıdaki yazı türlerinden hangisi­ne ait özellikler ağır basmaktadır?

A) Makale B) Deneme C) Eleştiri

D) Fıkra E) Günlük

ÇÖZÜM ;

Verilen parçada bir roman üzerine yapılan değer­lendirmeler var. Yazar, söz konusu roman ve ya­zarına ilişkin düşüncelerini belirtmiş. Bir yapıtın değişik yönlerini içeren böyle değerlendirmelere eleştiri denir.

Doğru cevap (C) seçeneğidir.

 

ÖRNEK - 2 (ÖSS - 2006):

Kaman civarına bahar gelince

Yıkılır ovadan yörük çadırları,

Yücesinde pare pare duman tutmuş

Düldül Dağ'm yaylasında mekân kurulur.

Hoş gelmişsin ilkbahar!

Nisan ayı içinde donanır dağlar,

Donanır yeşilinden, alından

Bu dizelerde aşağıdaki şiir türlerinden hangi­sine özgü nitelikler ağır basmaktadır?

A) Lirik B) Pastoral C) Epik

D) Didaktik E) Dramatik

ÇÖZÜM:

Verilen parçada, ilkbaharın Orta Anadolu'ya gelişi şiirleştirilmiş. Şiirin asıl temasını doğa ve doğaya ait unsurlar oluşturuyor. Böyle şiirlere pastoral şiir denir.

Doğru cevap (B) seçeneğidir.

 

ÖRNEK - 3:

Yazarın, özgürce seçtiği bir konuda iddia ve ispatlama kaygısı gütmeden düşüncelerini ko­nuşma havası içerisinde "ben"li bir anlatımla oluşturduğu yazı türüne ne ad verilir?

A) Deneme B) Anı C) Eleştiri

D) Röportaj E) Makale

ÇÖZÜM:

Deneme türünde belli bir konu yoktur. Makalede olduğu gibi bir görüşü ileri sürme ve kanıtlama kaygısı da yoktur. Ayrıca denemede yazar kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi "ben"li bir anlatımı seçer. Bu özelliklerin tümü sorudaki parçada ve­rilmiştir. O halde burada sözü edilen yazı türü de­nemedir.

Doğru cevap (A) seçeneğidir.

 

ÖRNEK - 4:

Aşağıdaki destanlardan hangisi, birlikte veril­diği ulusa ait değildir?

A) Manas - Iran B) Ramayana - Hint

C) Nibelungen - Alman D) Kalevala - Fin

E) Ergenekon - Türk

ÇÖZÜM:

Manas destanı İranlılara değil; Kırgız Türklerine aittir ve dünyanın en uzun destanı olma niteliğini taşır. B, C, D ve E'deki eşleştirmeler doğrudur.

Doğru cevap (A) seçeneğidir.

 

ÖRNEK - 5:

Tanzimat'a kadar Türk toplumunda onun yerini destanlar, efsaneler, mesneviler ve halk hikayele­riyle masallar tutmuştur. Bir edebiyat türü olarak bize Tanzimat'tan sonra Batı'dan gelmiştir, ilk ör­nekler de Fransız edebiyatından yapılma çeviriler­dir. Bunlardan ilk tanıdığımız yapıt, Yusuf Kamil Paşa'nın bir çevirisidir.

Bu parçada sözü edilen edebiyat türü aşağı-dakilerden hangisi olabilir?

A) Hikaye B) Tiyatro C) Gezi

D) Anı E) Roman

ÇÖZÜM;

Bir edebiyat türü olarak bize Tanzimat'tan sonra Batı'dan gelen edebiyat türü romandır, ilk tanıdı­ğımız yapıt da Yusuf Kamil Paşa'nın Fenelon'dan çeviri yaptığı "Telemak" adlı eserdir.

Doğru cevap (E) seçeneğidir.

 

Örnek - 6;

Aşağıdakilerden hangisi "deneme" türünün be­lirleyici özelliği olamaz?

A) Konuşma ve tartışma havası taşıması

B) Söyleyiş kaygısının ağır basması

C) İleri sürülenlerin kanıtlanması

D) Anlatıcının, anlatımına kendi "ben"ini katma­sı

E) İnsanlara yeni bakış açılan kazandırma ama­cı taşıması

ÇÖZpM;

A, B, D ve E seçeneklerinde verilenler deneme türünün özelliklerindendir. Ancak denemelerde "ileri sürülenlerin kanıtlanması" gibi bir özellik yoktur. Deneme yazarı bir kanıtlayıcı olmaktan çok yeni bir ufuk açmak, "böyle de düşünülebilir-miş" dedirtmek amacındadır. Doğru cevap (C) seçeneğidir.

 

TEST

1. Deneme, edebiyatın en zor dallarından biri. Çünkü günümüzde yazılmış en uysal dene­me bile özünde bir karşı çıkma tohumu taşı­yor. İkinci güçlük, sesin tınısını bulmak. Azarlayıcı bir tınıyla mı sesleneceksiniz oku­ra, kendi eşitiniz olarak mı? Denemeden başka ürün vermemişseniz işinize bir güçlük daha katılır. Okur, tanımadığı, kişisel değer­lerinin neler olduğunu bilmediği biriyle karşı karşıyadır çünkü. Sırma Koksal, "Okumanın Halleri" adlı yapıtında, deneme'ye özgü bu pürüzlerin altından başarıyla kalkıyor. Daha ilk sayfalardan, Türkçenin kıvraklıklarını algı­lamış bir yazarla karşılaşıyorsunuz. Onun ya­zılarında adlarını verdiği, alıntılar yaptığı ki­taplar ve yazarlar, okuru kültür açısından sindirmeye yönelik baskı öğeleri değil. Ufak ayrıntılardan örülmüş bu yazılar, deneme yo­luyla bir özyaşam yazılabildiğinin de önemli bir örneği.

Bu parça, hangi tür bir yazıdan alınmış olabilir?

A) Fıkra B) Sohbet

C) Makale D) Deneme

E) Eleştiri

2. Seyircide "acıma ve korku" duyguları uyan­dıran, ruhu tutkulardan temizlemek amacıyla yazılan ve kendine özgü sıkı kuralları olan ti­yatro türüdür, ilk örnekleri eski Yunan edebi­yatında görülmüştür. Konu, mitolojiden ve tarihten alınır. Oyun, bir bütün halinde aralık­sız oynanır.

Bu parçada sözü edilen tiyatro türü aşa­ğıdakilerden hangisidir?

A) Dram B) Komedya

C) Tragedya D) Feeri

E) Ortaoyunu

3. Gazetemdeki köşemde her gün yazıyorum. Herkes benim köşemin adını bilir. Okuyucu­lara bazı günlük sorunlar hakkındaki düşün­celerimi belirtirim.Yazdıklarımı herkes anla­sın diye basit bir dille, ayrıntıya girmeden ve­ririm. Kısa, yoğundur anlattıklarım; yazdıkla­rımın doğruluğunu kanıtlamak gibi bir der­dim yoktur benim.

Böyle konuşan birinin aşağıdaki türlerden hangisinde yazdığı söylenebilir?

A) Fıkra B) Deneme

C) Makale D) Günlük

E) Eleştiri

4. (I) Olay öyküsünde yazar, okuyucuyu "çarpı­cı bir olay" anlatarak öyküye bağlamaya ça­lışır. (II) Öykücü; giriş, gelişme ve sonuç bö­lümleri içinde olayı aktarır. (III) Böylece önce gerilimi artırır, sonra düşürür. (IV) Bu öykü türünün dünya edebiyatındaki öncüsü, Rus yazar A. Çehov'dur. (V) Bizim edebiyatımız­da ise Ö. Seyfettin, Hüseyin Rahmi, Saba­hattin Ali gibi yazarlar olay öyküsünün başa­rılı örneklerini vermişlerdir.

Bu parçadaki numaralanmış cümlelerin hangisinde bir bilgi yanlışı yapılmıştır?

A)V. B)IV. C) İli. D) II. E) I.

5. Aşağıdakilerden hangisi trajedinin özel­liklerinden değildir?

A) Konular, tarih ve mitolojiden alınır.

B) Seyircide acıma ve korku gibi duyguları uyandırır.

C) Nazım ve nesir karışık yazılır.

D) Beş perdeliktir ve üç birlik kuralına uyu­lur.

E) Üslupta kaba sayılacak sözlere yer veril­mez.

6. Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer.

Yorganı, döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim.

Bu dörtlük aşağıdaki şiir türlerinden han­gisini örneklendirir?

A) Dramatik şiir B) Lirik şiir

C) Epik şiir D) Pastoral şiir

E) Satirik şiir

7. Dün, Rize halkı yine bir felaketle karşı karşı­ya kaldı. Üç gün aralıksız yağan yağmur ne­ticesinde şehrin sularını denize taşıyan dere­ler taştı. Çamur deryasına dönen şehirde ya­şam felç oldu. Buna toprak kayması da ek­lenince yamaç köyleri zor anlar yaşadı. Bü­tün bu olumsuzlukları doğal koşullara bağla-mayıp plansız yerleşim ve altyapı eksikliği konularında özeleştiri yapmak uygun bir davranış olur.

Bu parça, aşağıdaki yazı türlerinden han­gisini örneklemektedir?

A) Deneme B) Makale

C) Fıkra D) Eleştiri

E) Röportaj

8. — Acıklı ve gülünç olaylar bir arada işlene-

bilir.

— Kişiler, halk arasındaki her tabakadan seçilebilir.

— Perde sayısı, yazarın isteğine bağlıdır.

— Üç birlik kuralı aranmaz.

Yukarıda özellikleri verilen tiyatro türü aşağıdakilerden hangisidir?

A) Dram B) Komedya

C) Tragedya D) Melodram

E) Feeri

9. Aşağıdakilerden hangisi "fabl" için söyle­nemez?

A) Didaktik (öğretici) şiir özelliği taşır.

B) İnsanlara ders verme amacıyla yazılır.

C) Kahramanları bitkiler, hayvanlar olması­na rağmen asıl anlatılan insandır.

D) Söz sanatlarına dayalı bir anlatımı var­dır.

E) Dünya edebiyatında en güzel örneklerini Moliere vermiştir.

10. Artık bir gazete için değil, kendim için yazı­yorum. Hem de konu, üslûp sıkıntısı çekme­den. Aklıma ne gelirse, içime doğduğunca yazıyorum. Yazdıklarımın bazıları sanatla edebiyatla İlgili dergilerde yayımlanıyor.

Böyle konuşan bir sanatçının hangi türde yazdığı söylenebilir?

A) Makale B) Günlük C) Anı

D) Deneme E) Öykü

11. (I) Masallarda anlatılan olaylar herhangi bir atlas ya da haritada bulabileceğimiz bir yer­de geçmez. (II) Yer gibi zaman öğesi de be­lirsizdir. (İN) Anlatım alabildiğine yoğundur. (IV) Masallarda düşsellik nasıl belirleyici bir özellikse dil ve anlatım da masalı diğer anla­tım türlerinden ayırır. (V) Ulusal ve dinsel motifler de masallarda en geniş biçimde kul­lanılır.

Bu parçadaki cümlelerin hangisinde ma­sala ilişkin bir bilgi yanlışı vardır?

A)V. B)IV. C) III. D) II. E) i.

12. Aşağıdakilerden hangisi klasik tragedya­nın özelliklerinden biri değildir?

A) Oyun, baştan sona ciddi bir hava içinde geçer.

B) Erdeme ve ahlaka çok değer verilir.

C) Seyircide acıma ve korku duyguları uyandırılarak ruhu kötülüklerden kur­tarma amaçlanır.

D) Toplumsal bozukluklar ele alınarak se­yirci ve toplum doğru yola çekilmeye çalışılır.

E) Kişiler doğaüstü varlıklardan ve yüksek tabakadan seçilir.

13. Aşağıdakilerden hangisi romantik dramın bir özelliği değildir?

A) Hem nazımla hem nesirle yazılabilir.

B) Her kesimden insan dramda yer alabilir.

C) Acı veren olaylar sahnede gösterilebilir.

D) Üç birlik kuralına uyulur.

E) Hem acıklı hem gülünç olaylar bir arada bulunur.

14. Kemaliye'den sonra Elazığ - Harput yolları... Harput Kalesi'nden şehre bakış, Hazar Gö-lü'ne. Ve gündoğumunu izlemek üzere Nem­rut yolculuğu... Tüm gece yol alıp, sabaha karşı 03 civarı Nemrut'a tırmanma, 2150 metre yükseklikte, sabahın kör saatlerinde yüzlerce İnsan gündoğumunu bekliyor, bat­taniyelere sarınmış olarak. Güneş ortalığı ay-dınlatsa da dağların arkasından 5.20 civarı gösteriyor yüzünü... Sonra herkes 2000 yıl önce yapılmış dağın tepesindeki heykellere dönüyor, fotoğraf çektirmeye... Kommagene Kralı'nın ölümsüzlük isteğine. Kendisinin ve tanrıların heykellerini yaptırıyor 9 -10 m yük­seklikte. Doğu ve batı sentezi İsteyen Antl-ochos'un yaptırdığı suni bir tepenin doğu ve batı tarafına yaptırdığı muhteşem heykeller. Tahtlarına oturmuş tanrılar.. Ne yazık ki sağ­lam değiller, başları kopmuş ve önlerine düşmüş. Yine de muhteşem... Bu parça, hangi tür bir yazıdan alınmış olabilir?

A) Gezi B) Fıkra C) Makale D) Deneme E) Eleştiri

15. Geceleyin bir ses böler uykumu

İçim ürpermeyle dolar: - Nerdesln

Arıyorum yıllar var ki ben onu

Aşıkıyım beni çağıran bu sesin

Yukarıdaki dörtlük konusu bakımından aşağıdaki şiir türlerinden hangisini örnek­lendirir?

A) Lirik şiir B) Didaktik şiir

C) Pastoral şiir D) Epik şiir E) Satirik şiir

16. Düşünce, sanat ve edebiyat yapıtlarını açık­lama, çözümleme ve değerlendirmeye yöne­lik bir yazı türüdür. Sanatçının veya düşün adamının yaratısından daha iyi anlaşılmasını, kavranmasını sağlar. Türün bu İşlevini yerine getirmesi, yazarın ele aldığı yapıta bağlı kal­masına, ona Önyargılarla yaklaşmamasına, açıklama, çözümleme ve değerlendirme yo­lunda sürekli çaba göstermesine bağlıdır.

Bu parçada sözü edilen edebiyat türü aşağıdakilerden hangisidir?

A) Fıkra B) Makale

C) Deneme D) Günlük

E) Eleştiri

17. Aşağıdakilerin hangisinde yapay destan­lar bir arada verilmiştir?

A) Miada, Aeneis, Oğuz Kağan

B) Şehname, Kurtarılmış Kudüs, Kalevala

C) Kaybolmuş Cennet, Cid, İlahi Komedya

D) Beowulf, Nibelungenlied, Üç Şehitler Destanı

E) Kurtarılmış Kudüs, İlahi Komedya, Üç Şehitler Destanı

18. Bir kuş ötecek şimdi.., Havada bir durgunluk, Mermeriyle konuşan açık kalmış bir musluk, Beyaz çiçeklerini tek tük düşüren kiraz. Bahar pınarlarından içime damlayan su, Bembeyaz çiçeklerin ıslak, temiz kokusu. Kış bitti... Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz.

Bu dizelerde aşağıdaki şiir türlerinden hangisine özgü nitelikler ağır basmakta­dır?

A) Lirik B) Pastoral

C) Epik D) Didaktik

E) Dramatik

19. Aşağıda yazarları belirtilen yapıtlardan hangisi gezi türünde yazılmamıştır?

A) Ankara- Yakup Kadri Karaosmanoğlu

B) Hac Yolunda- Cenap Şehabettln

C) Frankfurt Seyahatnamesi- Ahmet Haşlrn

D) Tuna Kıyıları- Fal Ih Rıfkı Atay

E) Anadolu Notları- Reşat Nuri Güntekin

20. Türk edebiyatı, bu türle Tanzimat'tan sonra tanıştı. İlk örnekler genellikle tercümeydi. Bi­zim sanatçılarımızın yazdığı ilk örneklere ba­kılınca bu türün basit, sıradan prototipleri gi­bi görünür. Namık Kemal İntibahla ilk edebi örneğini verdi bu türün. Halit Ziya ise Ser­vet-! Fünun döneminde bu türün daha yetkin örneklerini ortaya koymuştur.

Yukarıdaki sözü edilen edebi tür aşağıda­kilerden hangisidir?

A) Öykü B) Deneme C) Makale

D) Tiyatro E) Roman

Cevap anahtarı : 1)E 2)C 3)A 4)B 5)C 6)E 7)C 8)A 9)E 10)D 11)A 12)D 13)D 14)A 15)A 16)E 17)E 18)B 19)A 20)E

 

MASAL TÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

 

MASAL TÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

MASAL

Genellikle halkın oluşturduğu, ağızdan ağza, kuşaktan kuşağa sürüp gelen, çoğunlukla olağanüstü durum ve olayları yine olağanüstü kahramanlara bağlayarak anlatan halk hikâyelerine masal denir.

MASALIN ÖZELLİKLERİ:

Masallar, meydana geldikleri zaman bir kişinin malıyken, yaygınlaştıkça, yöreden yöreye, ülkeden ülkeye geçtikçe halkın malı olur. Masal, anonim bir türdür.

Masallarda genellikle iyilik-kötülük, doğruluk, haksızlık, adalet, zulüm, alçakgönüllülük – kibir…. gibi zıt durumların temsilcisi olan kişilerin mücadelelerinden veya insanların ulaşılması güç hayallerinden söz edilir.

Masallarda yer ve zaman kavramları belirsizdir.

Anlatımda genellikle geniş zaman veya öğrenilen geçmiş zaman kipi (-miş’li geçmiş ) kullanılır.

Anlatım kısa ve yoğundur.

Masal kişileri her tabakadan seçilebilir. Masallarda cinler, periler, devler: de rol alır.

Masalların bir kısmı hayvanlarla ilgilidir.

Masal kelimesinin eski Türk dili anlatımlarında ve eski metinlerde "masal" , "mesele", "misal", "hikaye", "destan", "kıssa" karşılığında kullanıldığı görülmektedir.
 


Zamanla bu kelimeye menşe olacak "mesel" kelimesi ise 19. yüzyılın başlarından itibaren yazılı ve sözlü kaynaklarda rastlanmaktadır.
 


Bu kelime "örnek verme" ve "benzer" anlamlarında kullanılmaktadır. Bazı Türk yerleşim bölgelerinde "atasözü" karşılığında da kullanılan kelime Azeri sahasında "nağıl",
Anadolu'nun bazı bölgelerinde "metel" şeklinde söylenilmektedir.

 


Edebiyatımızda masalı gerçek anlamda ilk defa Namık Kemal'in "Mukaddeme-i Celal" 'inde kullanıldığı görülmektedir.
 


Namık Kemal ayrıca masalların ahlaki, eğitici ve terbiye edici özellikleri olduğunu belirtmektedir.

Ziya Gökalp, "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde masalı; halk edebiyatı ürünleri içerisinde göstererek, masalların halk hayatındaki önemine yer vermiştir.

 

Türk masalları üzerinde araştırma yapan Pertev Naili Boratav "100 Soruda Türk Halk Edebiyatı" adlı eserinde masalı nesirle söylenmiş, dinlik ve büyülük inanışlarından ve törelerden bağımsız, tamamiyle hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlattıklarına inandırmak iddiası olmayan kısa bir anlatı şeklinde tanımlamaktadır.

 

Recaizade Mahmut Ekrem, "Çok Bilen Çok Yanılır" adlı eserini bir masalı genişleterek yazdığını söyler.

 

Türk masallarının kahramanları genel olarak insanlar, hayvanlar ve doğaüstü varlıklardır. Cadı karıları, devler, vezir vs. kötü kahramanlar iken padişah, kral, hükümdar, hızır, derviş vs. iyi kahramanlardır. Tilki, aslan, Anka kuşu, papağan gibi hayvan kahramanların olduğu masalların yanı sıra derviş, hızır, peri, cin gibi doğaüstü varlıkların yer aldığı masallar da bulunmaktadır.

 

Türk masallarında en önemli tiplerden biri Keloğlan'dır. Keloğlan tipi Türk zekâ gücünün en iyi temsilcisidir.


 

MASAL TÜRÜNÜN ÖNEMLİ ESERLERİ

Binbir Gece Masalları (Doğu Masalı)

rimm Kardeşlerin Masalları(Alman Edebiyatı)

Andersen Masalları (Danimarka Edebiyatı)

Perrault Masalları (Fransız Ed. )

 

ROMAN TÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ - TÜRK VE DÜNYA EDEBİYATINDAKİ TEMSİLC

 

ROMAN TÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ - TÜRK VE DÜNYA EDEBİYATINDAKİ TEMSİLC

Roman hakkında bilgi

Roman olmuş veya olması muhtemel olayların anlatıldığı uzun yazılardır. İlk örneklerini 15.y.y. da Fransız yazar Rabelais vermiştir. Ancak asıl niteliklerini Romantizm ve Realizm akımları döneminde kazanmıştır. Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.

Temsil ettiği akıma göre
romantik roman, natüralist roman, realist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır.

Türk edebiyatında Tanzimat'tan sonra görülür. İlk örneği Şemseddin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır. Batı romanı ölçüsünde en başarılı romanı Halit Ziya Uşaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, Reşat Nuri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa diğer ünlü romancılarımızdır.

Roman edebiyatta yaygın bir türdür. Olmuş veya olması ihtimal dahilinde bulunan olayları, yer zaman ve kişileriyle beraber ayrıntılı bir şekilde anlatmaktır. Uzun tarihi seyri içinde romanın geniş bir okuyucu kitlesi vardır.

Romanlar,
edebiyatın en eski mahsulleri olan destan, masal, efsane gibi anlatmaya dayanan türlerin yüzyıllardan beri devam edegelen tekamülü neticesinde meydana gelmiş bir edebiyat türüdür.

Bir edebi tür olarak
Orta Çağ'ın sonlarına doğru gelişmeye başlamıştır. Uzun bir geçmişe sahip bulunan romanı daha iyi kavramak bakımından tarihçesine bir göz atmakta fayda vardır:

Roman, kelime olarak
Latince'den türemiştir. Roman dili, romanca, ifadelerinden gelmektedir. Bir süre Roma'da konuşulan roman dili ile, nazım ya da nesir olarak gerçek veya uydurma bir olayı anlatan eserlere roman denilmiştir.

13. yüzyıldan sonra ise yalnız nesirle kaleme alınmış, insanların tutkularını, törelerini ve yaşadığı maceraları ilgi çekici bir şekilde anlatan eserlerin adı olarak kullanılmaya başlanılmıştır. Fakat tarihi seyri içinde başlı başına edebi bir tür olarak ilk defa Fransa'da başlayan roman sanatı, birkaç yüzyıl içinde binlerce örnek vererek, büyük bir gelişme göstermiş ve edebiyat türleri içinde en önemli yeri almıştır.

Çağların değişik sosyal şartlarına göre, roman anlayışı da sürekli değişiklilere uğramıştır. Bu bakımdan değişik tarifleri vardır. Ancak bütün izah şekillerinde ortak olan temel noktalar vardır. Bu ortak özelliklere göre roman, insanların baslarından geçen ve geçebileceği kanaatini uyandıran olayları yer ve zaman belirterek anlatan uzun yazılardır. Yaşanmış veya tasarlanmış, birbirine bağlı birçok olayı bir temel düşünce çerçevesinde toplayarak anlatan bir edebi eserdir. Olması mümkün olanı olmuş gösterme sanatıdır. Bu bakımdan roman insanı ilgilendiren her konuyu işleyebilir, anlatabilir; sınırsız bir hürriyete sahiptir.

Romana ve romancıya dışına çıkamayacağı bir takım sınırlar çizmeye kalkışmak hayatın kendisini kısıtlamaya, şartlar altında hapsetmeye kalkışmak gibi boş ve anlamsız bir davranış olur. Çünkü roman tam anlamıyla hayatın ifadesi olabildiği ölçüde, mükemmelliğe sahip olacaktır.

Başarılı bir romanda belli başlı dört unsur vardır:

1 - Olay, 2 - Kişiler, 3 - Çevre, 4 - Anlatım

Romanlar bu olay, kişi, çevre ve anlatım unsurlarına göre çeşitli şekillerde adlandırılırlar. Bu genel sınıflandırma romanları birbirinden kestirme yoldan ayırt etmeye yaramaktadır. Bu tasnif çerçevesi içinde romanları şu isimler altında gruplandırmak mümkündür.

1 - Aksiyon Romanları: Olay unsurunun ön plana çıkarılmasına dayanan romanlardır. İki çeşidi vardır.

a) Polis romanı b) Macera romanı

2 - Psikolojik Romanlar: Kişi unsurunun ön plana çıkarılmasına dayanır. Dış dünyadan çok, kişi ve iç dünyası esas alınır. Dış dünyaya kişinin iç dünyası ile ilgisi oranında yer verilir. Belli başlı çeşitleri şunlardır:

a) Karakter romanı b) Tutku romanı c) Şuuraltı romanı d) Biyografik roman

3 - Sosyal Romanlar: Kişi ve çevre unsurlarını ön plana çıkaran romanlardır. Bu romanlar bir çağı yansıtabilir, bir bölgeyi töreleriyle birlikte ele alabilir. Belli başlı çeşitleri şunlardır:

a) Töre romanı b) Tarihi roman

4 - Düşünce Romanları: Kişi unsurunu düşünce yapısı ve dünya görüşü bakımından ön plana çıkaran romanlardır. Bu romanlar daha çok bir takım görüşlerin savunulması, tartışılması, ya da çürütülmesi gayesiyle yazılmaktadır. Bu tür romanlara tezli romanlar da denilmektedir.

5 - Fantazi Romanları: Hayal gücüne dayanan romanlardır. 19. yüzyılda ilimlerin gelişmesiyle yaygınlık kazanmıştır.

6 - Egzotik Romanlar: Uzak, yabancı ülkeleri tanıtmak gayesiyle yazılan romanlardır.

Eserin özelliklerine göre yukarıdaki tasnife tabi tutulabilen roman, sanatçının duygu, düşünce, görgü ve bilgisine göre de sınıflandırılabilir. Yazarın sanat felsefesine, kültür yapısına ve dünya görüşüne göre romanlar şu genel isimler altında toplanabilir:

1 - Romantik roman 2 - Realist roman 3 - Natüralist roman

1 - Romantik Roman: His ve hayal unsurlarının ağırlık taşıdığı, belli bir şiirliliğin hakim olduğu romanlardır. Yazar coşkun bir his ve heyecan hali içindedir. Bu romanlarda yazar daha çok kendi şahsi duygularını ve maceralarını anlatır. Olaylar duyguların zengin dünyasında abartılarak daha etkileyici hale sokulur.

Bu romanların belirgin özelliği duygu ve hayalin bütün esere hakim olması, gözlem ve inceleme unsurlarının duygu ve hayal unsurlarının yanında silikleşmiş bulunmasıdır. Bu akıma mensup sanatçılarda gerçeklerden çok, duygular ve hayaller önemlidir.

2 - Realist Roman: Gözlem ve araştırma unsurlarının esas alındığı, his ve hayal unsurlarının ikinci plana itildiği romanlara denir. Realist romanlarda gerçekler, görülenler ve incelemelerin ortaya koyduğu neticeler önemlidir. Sanatçı hiçbir surette kendi duygu, düşünce ve hayallerini eserine karıştırmaz.

Realist romancılar toplumun içinde titiz birer araştırmacı gibi incelemeler yaparlar, olayları ve karakterleri objektif olarak tespit ederler ve değerlendirirler. Gayeleri okuyucuya romantik romanlarda olduğu gibi kendi duygu ve hayallerini aktarmak değil, kendilerinin dışında var olan gerçekleri, canlı tablolar halinde, aslına sadık kalarak dile getirmektedir.

3 - Natüralist Roman: Realist romanla büyük benzerlikleri vardır. Ancak natüralist roman realist romana göre ilme ve araştırmaya daha çok önem verir. Natüralistler gerçeğe bağlılıkta ve sosyal meseleleri araştırmada realistlerden çok daha fazla ilmi metodlara bağlılık gösterirler. Toplumu adeta bir laboratuvar olarak düşünürler ve eserlerini bu laboratuvar içinde, ilmi verilere kesinlikle bağlı kalarak kaleme alırlar. İnsanı ele alırken, biyoloji ilminin ortaya koyduğu gerçeklerden, toplumu ele alırken de sosyolojinin kanunlarından yola çıkarlar ve bu ilimlerin vardığı sonuçlara göre neticeye ulaşmaya çalışırlar.

Roman ile aralarında büyük benzerlik bulunan bir edebiyat türü daha vardır: «Hikaye.» Hikaye ile roman aynı şey değildir. Bu farklılığı meydana getiren özellikler şunlardır:

a) Hikaye olayların sebebini araştırmaz. Yalnız belirli bir intiba uyandırmaya gayret eder. Roman ise ele aldığı konuyu, bir mesele haline getirir.

b) Hikaye insan ve toplum hayatının en önemli ve en manalı yönlerine bakar. Roman ise yoğun süreleri değerlendirirken, sadece bununla yetinmez, olayları belli bir zaman akışı içinde takip eder.

c) Hikayeci etkilendiği bir olayı çarpıcı bir şekilde anlatırken sözünü sınırlandırmak, kısa anlatımın gücünden faydalanmak ister. Romancı ise bu darlığı kişilere yayar ve geliştirir.

d) Hikaye her zaman tek konu üzerine kurulur. Roman tek bir konuyu bile bölerek, başka kişilere bulaştırarak çoklaştırır.

e) Hikaye insan hayalinden seçilmiş hatıraların parça parça anlatımıdır. Roman hayatların bütünlüğünü değerlendiren toplamlara erişmeyi gaye edinir. Böylece hikaye tek boyutlu kalır, onun yanında roman çok boyutlu bir görünüm ortaya koyar.

Edebiyatımızda Roman

Türk edebiyatında ilk roman ve hikaye Tanzimat döneminde tercüme yoluyla görülür. 1860-1880 arasında Batılı klasik yazarlardan ilk çeviriler yapıldı. Bunlardan birkaçı; Fenelon'dan Terceme-i Telemek (1862), Victor Hugo'dan Magdur'in Hikayesi (1862), Daniel Defoe'nin Robenson Hikayesi (1864), Atala, Paul ve Virginie, Monte-Cristo, Gulliver'in Seyahatnamesi'dir. Bu ilk tercümeler konuları bakımından Türk okuyucusuna yabancı değildir. Divan edebiyatındaki mesneviler ile Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi halk hikayeleri, meddah hikayeleri ve dini-destani hikayeler yüzyıllardır roman ve hikaye ihtiyacını karşılayan eserlerdir.

Tanzimat romanı veya Tanzimat dönemi romancıları, Türk toplumu meselelerini (her sahada olduğu gibi) Batılı Türk Aydını gözüyle ve Avrupa kültürü anlayışıyla gördükleri için, yerli hayatı anlatırken Batılı yazarların tesirinde kaldılar. Bu yüzden de işledikleri tema (düşünüş, konu)lar, Batılı yazarlarda görüldüğü gibi aile hayatı, esaret, alafrangalık, gibi mevzulardır. Şemseddin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat'ı (1872), Ahmed Midhat'ın Teehhül'ü, Sami Paşazade Sezai'nin Sergüzeşt'i bunlara örnektir.

Romanda işlenen "esaret" konusuna örnek teşkil eden romanlar ise Namık Kemal'in İntibah'ı, Sami Paşazade Sezai'nin Sergüzeşt'i, Nabizade Nazım'ın Zehra'sıdır.

Diğer bir tema da "alafrangalık" meselesidir. Batı medeniyetini bir din gibi gören bazı Tanzimat aydınları, romanlarında, sözde tenkit eder göründükleri alafranga tiplere yer verirler: Ahmed Midhat'ın Felatun Beyle Rakım Efendi'si, Recaizade Mahmûd Ekrem'in Araba Sevdası gibi. Bunları daha sonraki dönemlerde Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Şık'ı, Şıpsevdi'si, Yakub Kadri Karaosmanoğlu'nun Kiralık Konak'ı, Sodom ve Gomore'si, Peyami Safa'nın Sözde Kızlar'ı, Abdülhak Şinasi Hisar'ın Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği romanları takip eder.

Servet-i Fünun (1896-1901), Türk romanının teknik olgunluğa ulaştığı dönemdir. İkinci Abdülhamid Hanın Avrupai manada okullar açtırması ve siyasi aşırılıklara fırsat vermemesi bu dönem romancılarını (sanatkarlarını) geniş imkanlara kavuşturmuş; siyasi tenkitten uzaklaştırmış, ferdi sahada (hissilik, içe kapanma, aile gibi) eserler vermeye yöneltmiştir. "Sanat sanat içindir" görüşü benimsenmiş, Tanzimatçıların aksine aydın ve seçkin kesime seslenilmiştir.

Tanzimatçıların "Batılı kültür" anlayışları Servet-i Fünunda "Batılı sanat" anlayışına dönmüş; bunda, yetiştikleri dönemde Batı anlayışına göre öğrenim görmeleri de tesirli olmuştur.

Fransız edebiyatının etkisiyle realist ve naturalistler örnek alındı. Halid Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnû; Mehmed Rauf'un psikolojik tahlile yer veren Eylül romanı realist roman örnekleridir.

Aynı dönemin natüralist romancılarından Hüseyin Rahmi Gürpınar, fert-toplum ilişkilerini (daha çok çatışmaları) işlerken "toplum için sanat" görüşünü benimser. Yakub Kadri Karaosmanoğlu, realist ve naturalist bir romancı olarak Tanzimat sonrasının siyasi ve toplum gelişmelerini kronolojik bir sırayla anlatır: Hep O Şarkı, Kiralık Konak, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara gibi. Halide Edib Adıvar, ruh tahlili yaptığı romanlarında ve töre romanlarında daha ziyade Batı kültürüyle yetişmiş aydınların Cumhûriyet dönemine kalmış bir temsilcisidir. Misal olarak; Ateşten Gömlek, Sinekli Bakkal, mektup türüne örnek Handan romanları gösterilebilir.

İkinci Meşrutiyet (1908) sonrasının diğer sanatçıları arasında; Refik Halid Karay, Reşad Nûri Güntekin, Peyami Safa, Memduh Şevket Esendal, Cevad Şakir Kabaağaçlı(Halikarnas Balıkçısı), Abdülhak Şinasi Hisar vs. sayılabilir.

Cumhûriyet dönemi romancılarından Ahmed Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Orhan Kemal, Yaşar Kemal tanınan isimlerdir.

Romana ait unsurlar: Romanlarda konu, bir temel olayın etrafında gelişen iç içe olaylar zincirinden doğar. Bunların olmuş veya olabilir vasfı taşıması önemlidir. Hayatın normal akışına ters düşen sivri tesadüfler, olağan dışı ender vak'alar romanda makul sayılmaz. Ele alınan bir konu bir plan dahilinde işlenir. Bu plan kısaca "giriş (serim)", "gelişme (düğüm)", "sonuç (çözüm)" şeklinde özetlenir. Bazı romanlarda bu planın sırası değiştirilerek uygulandığı da görülür.

Romanlar, bilinen bir tarihte ve belli bir süre içinde geçen olayları konu alır. Bu bakımdan romanlarda önemli bir zaman yazarın yaşadığı çağ olabildiği gibi geçmiş veya gelecek zaman da olabilir. Bazı romanlar ise yalnızca birkaç saat içinde vukûa gelen olayları konu alır.

Kahramanlar, toplumda rastlanabilir, yaşayabilir veya yaşamış kişiler arasından seçilir. Bunlar toplumun her tabakasından olabilir. Her türlü huy ve karakterleri doğruya yakın bir şekilde ele alınır. Hatta aynı kişinin zıt mizaç ve huyları, olduğu gibi işlenir.

Son zamanlarda yazılan romanlarda kahramanlar ve konu kaybolmuş, roman demek roman yazarının boş zamanlarında tutulduğu illüzyon (hayali görüntüler) veya rüyamsı kişi ve olayları bölük pörçük sıralamak gibi anlaşılmaya başlanmıştır. Ayrıca ideolojik fikirler ağır basmaya başlamıştır.

Romanlarda çevre, okuyucuya tasvirle anlatılır. Bu, bir kasaba, şehir veya köy olabilir. Bunların hepsinin kullanıldığı romanlar olduğu gibi yazarın tasarladığı ideal, gerçek üstü bir çevre de olabilir. Burada önemli olan çevrenin coğrafi bir mekana yerleşmesidir.

Romanların hemen hepsinde bir gaye vardır. Bu amaç bazılarında konu ve üslûp içine iyice gizlenmişken, bazılarında çok açıktır. Böyle romanlara "tezli roman" denir. Belli bir ideolojiye bağlı romanlarda bu husus daha açık olarak meydandadır. Bilhassa materyalist ideolojiye bağlı olanlarda bu amaç o kadar ileri gider ki, okuyucuda bir roman değil, doktrin kitabı okunuyormuş havası uyanır.

Her edebi eserde olduğu gibi romanda da üslûp son derece önemlidir. Bazı romancılar eserdeki konuların, olayların, duygu ve fikirlerin eskiyip ölebileceğine, fakat mükemmel bir üslûbun onları yaşatmaya devam edeceğine içten inanmışlar ve üslûp üstünde büyük hassasiyet göstermişlerdir. Kelimelerini, cümlelerini ve anlatım tarzlarını buna göre düzenlemişlerdir. Ancak bazı roman yazarları ve özellikle marksist tezli roman yazıcıları bu hususta da bayağı bir yol tutmuşlar, galiz ve çirkin kelimeleri, küfürleri, iğrenç terim ve deyimleri rahatlıkla ve bol bol kullanmışlardır.

Roman Çeşitleri

Romanlar edebi akımlara göre klasik, romantik, realist, sürrealist, popüler roman gibi isimlerle sınıflandırılabildiği gibi, iç yapısına göre de tarihi roman, macera romanı, sosyal roman ve tahlil romanı olarak çeşitlendirilirler.

Tarihi roman: Konularını tarihte yaşamış kahramanlar ve onların başlarından geçen olaylardan alır. Romancı bu kahraman ve olaylar üstünde az çok değişiklik yapabilir. Ancak başarılı bir tarihi roman, gerçeği buğulandırmadan zevkle okunur bir üslupla yazılmış romandır. Tarihi roman yazmak için yalnız kahraman isimleri ve olayların kronolojisini bilmek ve vermek yetmez. Olayın yaşandığı zamanı, coğrafi özelliklerini, sosyal, kültürel ve sanat değerlerini çok iyi tanımak ve o zamanda topluma hakim olan inanç, ideal ve anlayışları da iyice bilmek gerekir.

 

Macera romanı: Günlük hayatta her zaman rastlanmayan değişik, şaşırtıcı, beklenmez, esrarlı olayları konu edinen romandır. Bu romanlarda vak'a yani olay hemen her şey demektir. Bunlar yeni keşfedilmiş veya tasarlanan ülkelerde geçer. Hayali olabilir. Ancak olağandışı unsurlar taşımalı, korkunç ve acayip hisler uyandırmalıdır. Olayların akışı ve iç içe girmesi çok süratli olmalı, okuyucuda heyecan ve merak uyandırmalıdır. Kahramanları kurnazlık, maddi kuvvet ve cesaretleriyle üstün vasıflıdırlar. Daha çok silahşör, şövalye, polis, ajan ve casuslardan seçilir. Hep hareket halindeyken tanıtıldıklarından ruh yapıları üstünde durulmaz. Bu romanlarda fikir zenginliği yoktur. Maksat şaşırtıcı ve heyecanlı konularla okuyucuya hoşça vakit geçirtmektir.

Sosyal roman: Romancıların yaşadıkları toplumu, o toplumu ilgilendiren meseleleri yeni bir açıdan ele alarak yazdıkları romanlardır. Gizli veya açık bir maksat telkinine çalışırlar. Kişiler, bazı meslek ve sınıfları temsil eden birer tip olarak alınır. Olaylar, sosyal sebeplerle açıklanmak istenir. Ruh tahlilleri ve duygu derinlikleri arka plana atılmıştır. Bütün tezli romanlar bu gruptandır.

Tahlili roman: Dış alemde geçen olaylardan çok, kahramanın iç dünyasını ve insan benliğinin kişi ve toplum çatışmaları içindeki belirtilerini konu edinen romanlara denir. Fertçi bir görünüş hakimdir. Kahramanları olan kişileri bütün derinlikleriyle ortaya koyarlar. Çok defa aşırı ülküler, sert ihtiraslar, derin hisler taşıyan ve bazen sakat ruhlu dengesiz insanları ele alarak işlerler.

Batı edebiyatında mühim yer tutan roman, batı toplumunun sosyal hayat, inanç, örf ve adetlerine uygun bir türdür. Tanzimattan sonra gittikçe artan bir hızla benimsenmeye başlayan batılı hayat anlayışıyla birlikte Türk edebiyatında da örnekleri artmıştır. Batılı romanın iskeleti çok defa iki kadın bir erkek veya iki erkek bir kadın arasında geçen aşk maceraları üstüne kuruludur. Buna bağlı olarak gelişen diğer hadiseler ve çeşitlenen kahramanlar roman iskeletinin diğer dereceli unsurlarını teşkil eder.

Tanzimat öncesi dönemde Türk cemiyetinde böylesine olaylara ender rastlandığı gibi, bunların tasviri de kötünün tekrarlanarak yaygınlaşması ve böylece gitgide normalmiş gibi görülmesine mani olunmak için dinimizce de yasak bilinmiştir. Bugün modern eğitimciler; toplumun ahlaki yapısının bozulmasında kötü örneklerin başta TV, radyo ve basın olmak üzere her türlü yayın vasıtalarıyla halka çok sık ve devamlı gösterilmesinin birinci amil olduğunu belirterek eski Türk toplum sağlığı anlayışının doğruluğuna işaret etmektedirler. Ayrıca cemiyetin her tabakasına hakim olan sade bir hayat anlayışı, ortak iman, amel ve ahlak düsturlarına samimi bağlılık, batılı tarzda bir roman anlayışı ve buna bağlı eserlerin doğmasına fırsat vermeyecek ve lüzum göstermeyecek diğer mühim unsurlardır.

 

HİKÂYE TÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

 

HİKÂYE TÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

HİKÂYE (ÖYKÜ)

ØYaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan türe hikâye denir. Önemli farklılıkları olmakla birlikte "küçük roman" şeklinde de tanımlanabilir.

Ø19. yüzyıl sonlarında başlayıp günümüze doğru daha da gelişen hikâye, özellikle Alphonse Daudet (1840–1897) ve Guy de Maupassant (1850-1893) gibi büyük Fransız yazarlarının tekniğiyle tekâmüle ulaşmıştır. Bu iki yazar "realist" akımın yetiştirdiği zamanın ileri gelen romancılarındandır.

ØFransız hikâyeciliği Guy de Maupassant'ın izinden gelişmiştir.

ØAmerikan edebiyatında özellikle mizahî hikâyeleriyle Mark Twain (1835-1910), O. Henry (1862-1910) ve bunları takiben John Steinbeck, Erskine Caldwel Batılı ünlü hikâyecilerdendir.





 

TÜRK EDEBİYATINDA HİKÂYE

ØBizde, destanlar, halk hikâyeleri, ve masallarla eski bir temeli olan bu tür, XIV. ve XV. Yüzyılda “Dede Korkut Hikâyeleri” ile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır.

Øİlk hikâye kitabı, Emin Nihat'ın Müsameretnâme”sidir.

ØBu kitapta toplanan hikâyelerin kuruluşu, işlenişi "Binbir Gece Masalları"na benzer.

ØXIX. yüzyılda Tanzimat’la gelen yeniliklerle birlikte Batılı anlamda ilk örneğini Ahmet Mithat Efendi “Letâif-i Rivayât (söylenegelen güzel şeyler) adlı eserini yazarak vermiş; “Kıssadan Hisse” ile bu türü geliştirmiştir.

ØSami Paşazade Sezai: “Küçük Şeyler” adlı eseriyle modern hikâyeyi oluşturmuştur.

ØBağımsız bir tür olma özelliğini ise Milli Edebiyat döneminde Ömer Seyfettin’le kazanmıştır.


 

HİKÂYENİN UNSURLARI

Olay: Hikâyede üzerinde söz söylenen yaşantı ya da durumdur.

Kişiler: Olayın oluşmasında etkili olan ya da olayı yaşayan insanlardır.

Yer: Olayın yaşandığı çevre veya mekândır.

Zaman: Olayın yaşandığı dönem, an mevsim ya da gündür.

Dil ve Anlatım: Hikâyenin dili açık, akıcı ve günlük konuşma dilinden farklı olarak, etkili sözcük, deyim atasözü ve tamlamalarla zenginleştirilmiş güzel bir dil olmalıdır.

Anlatım ise üç şekilde olur:

ØHikâye kahramanlarından birinin ağzından yapılan anlatım “birinci kişili anlatım” ; yazarın ağzından anlatılanlar “üçüncü kişili anlatım”. Olaylara hâkim anlatım; “ilâhî bakış açılı anlatım”dır.

HİKÂYEDE PLÂN:

Hikâyenin planı da diğer yazı türlerinde olduğu gibi üç bölümden oluşur; ancak bu bölümlerin adları farklıdır. Bunlar:

Serim: Hikâyenin giriş bölümüdür. Bu bölümde olayın geçtiği çevre, kişiler tanıtılarak ana olaya giriş yapılır.

Düğüm: Hikâyenin bütün yönleriyle anlatıldığı en geniş bölümdür.

Çözüm: Hikâyenin sonuç bölümü olup merakın bir sonuca bağlanarak giderildiği bölümdür

Ancak bütün hikâyelerde bu plân uygulanmaz, bazı öykülerde başlangıç ve sonuç bölümü yoktur. Bu bölümler okuyucu tarafından tamamlanır.

HİKÂYE ÇEŞİTLERİ

Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay bir plan içinde, kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde hikâye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir. Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre;

OLAY (KLASİK VAK’A ) HİKÂYESİ:

Bir olayı ele alarak, serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir. Bir fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için “Maupassant Tarzı Hikâye” de denir.

ØMaupassant Biçimi: Hikâyede asıl olan "olay" dır. Okuyucunun hikâyeyi şöyle ya da böyle yorumlamasına imkân verilmez. Çünkü, hikâyedeki olay, mantıklı bir seyir hâlinde takip eder. Kişilerin portreleri, özenle ve ayrıntılı olarak çizilir.

ØBu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Reşat Nuri Güntekin’dir.

DURUM (KESİT ) HİKÂYESİ:

Bir olayı değil günlük yaşamın her hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir. Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz. Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.

Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için “Çehov Tarzı Hikâye” de denir.

ØÇehov Biçimi: Hikâyede asıl olan "olay" değildir. Hikâye, sona erdiği zaman her şey bitmiş değildir. Hikâye, asıl bundan sonra başlıyor demektir. Zira, kişiler tamamıyla tanıtılmadığı, olaylarda kesinlik hâkim olmadığı için okuyucunun hayal kurması devamlı hareket hâlindedir ve kendine göre yorumlar yapmaya uygundur.

ØBizdeki en güçlü temsilcileri: Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra’dır.

MODERN HİKÂYE:

Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak, insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve birtakım olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir.

ØHikâyede bir tür olarak 1920’lerde ilk defa Batı’da görülen bu anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka’dır .

ØBizdeki ilk temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları, felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler biçimde gözler önüne serer.

TÜRK EDEBİYATINDA HİKÂYE

Türk hikâyeleri, şu dört ana grupta değerlendirilir:

"Serim, düğüm, çözüm" bölümlerinin düzenli olduğu hikâyeler. Ömer Seyfettin, Samet Ağaoğlu, Haldun Taner, Oktay Akbal, Mustafa Kutlu'nun hikâyeleri bu grup içindedir (Maupassant Biçimi)

İstanbul'da yaşayan insanların özel hayat ve özelliklerini veren hikâyeler. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim, Osman Cemal Kaygılı, Sermet Muhtar Alus'un hikâyeleri bu grup

"Serim, düğüm, çözüm" bölümlerine önem vermeyen, olayın herhangi bir yerinden başlayan hikâyeler. Memduh Şevket Esendal, Sait Faik Abasıyanık, Tarık Buğra, Sevinç Çokum gibi yazarlarımız bu gruptandır. (Kısmen, Çehov Biçimi)

Varoluş çizgisinde oluşturulmuş, aydın bunalımı ve çaresizliği anlatan soyut hikâyeler. Bu tür hikâyeler, ülkemizde 1955'ten sonra görüldü. Hikâyelerde, hiç bir toplum kaygısı görülmez. Aydın bunalımının nedenleri yansıtılır. Sanat adı altında çoğu zaman "müstehcen"e kaçan konulara yer verilir. Hikâyecilik, sanattan ayrılmış ve ideolojiye kaydırılmıştır.

ØBu grupta hikâye yazan yazarlarımızın başında ise; Yusuf Atılgan, Demirtaş Ceyhun, Ferit Edgü ve Erdal Öz gelmektedir.

 

FABL TÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

 

FABL TÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

FABL

İnsan dışındaki bitki, hayvan gibi canlı varlıklara ve eşya gibi cansız varlıklara insan kişiliği vererek ve konuşturarak, açık ve etkili bir biçimde söylenmesinde sakınca görülen bir düşünceyi gizleyerek; kişileri eleştirmek ya da insanlara ders vermek için yazılan kısa, genellikle manzum(bazen mensur) hikayelere denir.

"Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikaye" manasına gelen "fabıla"'dır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa sembolik (simgesel) bir hikâye türünün adı olmuştur.

ÖZELLİKLERİ:

1-Bu tür hikayelerin kahramanları çoğunlukla hayvanlardır. Hikâye kahramanı bu hayvanlar, kendi özelliklerini korumakla birlikte insan gibi konuşurlar. Esasen "fabl" bu özelliği nedeniyle masalımsı eserler arasında yer alır.

2- Fabllar hem nazım, hem nesir biçiminde olurlar.

3- Fablın sonunda her zaman bir ahlak dersi (kıssadan hisse) vardır. Bu ders kısa, açık ve doğru olmalıdır ve mutlaka öykünün doğal bir neticesi gibi görülmelidir.

4- Fabllarda öğretici (didaktik) bir amaç güdülür, gündelik hayatla ilgili dersler ve öğütler verilir. Okurlar çoğu zaman verilen dersin veya öğüdün ne olduğunu anlamakta zorluk çekmezler. Çünkü bu ders veya öğüt eserin bir yerinde, çoğu defa sonunda, bir atasözü ya da özdeyiş biçiminde açıkça belirtilir. Fabllarda basit ahlak ilkelerine değinildiği gibi insanların birçok kusurlu yönüne de dikkat çekilir.

5-Fabllar aracılığıyla kanaatkârlık, özveri, yardımseverlik, iyi niyet gibi olumlu davranışlar çocuğa kazandırılabilir. Özellikle 8-12 yaş grubu çocuklar fabl okumaktan ve dinlemekten büyük zevk alırlar. Kanaatkârlık, tamahkârlık, kıskançlık, paylaşımcılık gibi çocuklar tarafından anlaşılması güç kavramların somut olaylarla anlatılması sebebiyle çok önemli bir eğitim aracı olarak kabul edilmelidir.

6-Fabllar insan belleğinde çok kolay saklanabilen ve ortaya çıkarılabilen özelliklere sahip olduğu için sözlü gelenek içinde de yaşatılabilmektedir.

7-Çoğu manzum olan fablların başlıca amacı, belli bir ana fikrin yalın veya birkaç olayın yardımıyla en kısa yoldan açıklamaktır.Bundan dolayı fabllar kısadır ve şu dört bölümden oluşur:

a) Olayın ve kahramanların tanıtıldığı giriş bölümü

b) Olayın entrikalarla düğümlendiği gelişme bölümü

c) Düğümün çözüldüğü sonuç bölümü

d) Olay ve olayların arkasında yatan ana fikrin açıklandığı ders bölümü (kıssadan hisse bölümü)

8- Bütün uluslarda ortak bir nitelikte olan fabllar basit, pratik ahlak ilkeleridir.

9- Kişilerin ve çocukların yakınlık duyduğu sevdiği varlıklar olduğu için fabllar, çocukların ilgisini çeker. Öykülemenin kısa oluşu da çocukların fabllara duyduğu ilginin bir başka sebebidir. Sıkmadan verilen öğütler, bu nedenle çocukların eğitiminde yararlı olur.

10- Fabllarda zaman ve yer belirsizdir. Olay çoğunlukla bir kır,orman ya da köyde geçer.

11- Canlandırılmaya uygun oluşları, anlatımlarındaki hareketliliği eyleme dönüştürmeye yardımcı olur. Böylelikle yaşayarak öğrenmeye uygundurlar.

12- Fabllar olay anlattıkları için bir başka şiiri okumaktan ya da ezberlemekten daha çok çocukların ilgisini çeker.

13. Fabllar teşhis ve intak sanatları üzerine kurulmuştur.

KAYNAĞI ve DÜNYADAKİ TEMSİLCİLERİ

Bugün hala ilgiyle okunan fablların kökleri çok eski çağlara kadar uzanır. Kesin olmamakla beraber, ilk örneklerin Hindistan'dan çıktığı söylenir. İlk yazılı örnek de "Pançatantra" masallarıdır. Eserin yazılış tarihi MÖ 100–300 yılları arasına rastlamaktadır.Bu eserin yazarının kim olduğu ve hangi yıllar arasında yaşadığı henüz kesinlikle bilinmemektedir

İkinci yazılı örnek, bir Hint eseri olan "Kelile ve Dimme"dir. Yine onun yazım tarihi de MÖ 300 yılları olarak kabul edilir. Bu eser, Beydaba unvanını taşıyan bir bilgin-filozof tarafından meydana getirilmiştir. Dünya edebiyatında ilk ve önemli fabllar Hint yazarı Beydeba’ya aittir. Beydaba, eserini Debşelem adlı Hint hükümdarı zamanında yazmış ve ona sunmuştur. Eserde yurt yönetimi, felsefe ve eğitimle ilgili sorunlar dolaylı olarak tartışma ve eleştirme konusu yapılmaktadır. Birinci bölümdeki hikâyelerin kahramanları olan iki çakaldan “Kelile” açık sözlülüğün ve doğruluğun; “Dimme” ise yalan ve iftiranın sembolüdür. Beydaba, zulmü ile tanınmış olan Debşelem’i hayvan hikayeleri aracılığıyla uyarmak ve ona doğru yönetim yolunu göstermek istemiştir.

Doğu edebiyatında bir başka ünlü eser de Şeyh Sadi (13.yy.)’nin Gülistan adlı eseridir. Yöneticilerin tutum ve davranışlarından sohbetin kurallarına kadar türlü konuları kapsayan bu eserdeki hikâyeler sözlü ve yazılı olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığı gibi birçok doğu ve batı dillerine de çevrilmiştir.

Batı'da fabl, Aisopos (Ezop) masallarıyla kendini göstermiştir. Ezop, Batıda ilk fabl yazarı olarak gösterilir.Düzenli biçimde fabl yazıcılığı Ezop’la başlar. MÖ. 650-620 yılları arasında yaşadığı sanılan ve düşüncelerini baskılı bir yönetim altında ancak küçük hayvan hikayeleriyle anlatabildiği söylenilen Ezop’un fablları birçok dile çevrilmiştir.

Ezop’tan sonra Batıda bu alanda büyük bir başarıya ve üne erişen Fransız yazar ve şairi La Fontaine (1621–1695), bugüne kadar nesir olarak yazılmış ve anlatılmış Ezop masallarını yeniden kaleme alıp manzum biçimine çevirerek yeniden yetişkinlerin dünyasına kazandırmıştır. La Fontaine, kendisinden önce bu alanda yazılmış eserlerden de yararlanmıştır. La Fontaine fabllarında genellikle öğüt dediğimiz ders, metnin sonuna konulmuştur. La Fontaine, eleştirmek istediği kişileri bu öykülerle yermiş ve gülünç durumlara düşürmüştür.

Tüm dünyada Masalın Babası diye haklı bir ün yapan Andersen'in masallarından bazıları fabl özelliği gösterir.(Örnek:Çirkin Ördek Yavrusu)
19.yüzyılda ve çağımızda Lewis Caroll,R.Kipling,O.Wilde,Tolkien, ABD'li James Thurber ve İngiliz George Orwell’ı fabl yazarları arasında sayabiliriz.

Edebiyatımızda Fablın Gelişimi

15. yüzyıl şairlerinden Şeyhi’nin Harname adlı mesnevisi bizde ilk fabl örneği olarak kabul edilir.Öncesinde Mevlana’nın Mesnevi’sinde fabl özellikleri gösteren hikayeler de vardır.

19. yüzyılda Şinasi ,Ahmet Mithat Efendi ve Recaizade Mahmut Ekrem Batı dillerinden fabl çevirileri yaptılar.Ayrıca Muallim Naci ve Nabizade Nazım da çocuklar için manzum fabllar yazmışlardır.

La Fontaine’in birçok manzum hikâyeleri daha sonra değişik tarihlerde başka şairlerimiz tarafından da Türkçeye çevrilmiştir. Bu şairler arasında çevirileri çocuklarca zevkle okunmuş ve okunmakta olanları şöyle sıralayabiliriz: İ. Alaattin Gövsa, Siracettin Hasırcıoğlu, A. Ulvi Elöve, M. Fuat Köprülü,Vasfi Mahir Kocatürk ,O. Veli Kanık

La Fontaine’in bütün fablları Sabahattin Eyüboğlu’nun Masallar (1969) adlı kitabında ilk kez topluca yayımlanmıştır. Besim Atalay’ın Hayvan Hikayeleri ya da Hayvanlardan Öğütler adlı eseri de bu türün önemli örneklerindendir.Nazım Hikmet de, La Fontaine’in masallarını manzum bir dille Türkçemize kazandırmıştır.

Günümüzde ise, Tarık Dursun K. adlı yazarımızın da bu türle ilgili eserleri vardır.

TÜRK EDEBİYATINDA FABL

ØMevlâna’nın Mesnevî’sinde fabl türüne örnek olabilecek hikâyeler mevcuttur.

Ø15. Yüzyılda Şeyhî’nin Harname’si karşımıza çıkmaktadır. Şeyhi’nin Harnâme adlı eseri de Divan edebiyatındaki fabl türüne örnek gösterilebilir.

ØMilli Eğitim Bakanlığı Harnâme’yi “Zavallı Eşeğin Hikâyesi” adı altında yayınlamıştır.

ØBatılı anlamda ilk fabl örneklerini Tanzimat edebiyatı sanatçısı Şinasi yazmıştır.

ØŞinasi 1862 yılında Tercüme-i Manzume adlı kitabında Batılı şairlerin şiirlerine yer vermiştir.

ØBunlar arasında La Fontaine’de vardır.

Øİlk fabl çevirileri, Fransız şairi La Fontaine'den yapılmıştır.

ØAhmed Mithat Efendi, çocukların terbiyesi ve yetiştirilmesi hususunda Fransızcadan birçok kitap çevirmiştir.

ØOrhan Okay Ahmet Mithat için, “Kanaatimce çocuk mevzuuna bu kadar geniş olarak temas eden ilk muharririmizdir.” der.

ØAhmet Mithat Kıssadan Hisse adlı eserini ahlakî gaye güderek yazmıştır. Bu eserde yazar, Ezop’tan, La Fontaine’den yapmış olduğu çevirilere ve kendi yazmış olduğu fabllere yer vermiştir.

ØAli Ulvi Elöve Çocuklarımıza Neşideler, adlı şiir kitabında La Fontaine, Victor Hugo, Lamartine’den yaptığı çevirilerin yanında, yine bunlardan esinlenerek yazdığı fabl türü şiirlere de yer vermiştir.

ØNabizade Nazım’ın “Bir Sansar ile Horoz ve Tavuk” adlı eseri vardır.

ØNurullah Ataç, Orhan Veli Kanık, Ömer Rıza Doğrul, Kemal Demiray, M. Fuat Köprülü, Vasfi Mahir Kocatürk, Siracettin Hasırcıklıoğlu, Sebahattin Eyüboğlu fabl türü ile ilgilenmiş çeviri yapmış, araştırmalarda bulunmuşlardır.

ØTarık Dursun K.’nın fabl üzerine birçok eseri mevcuttur. La Fontaine, Ezop ve Krilov’dan çeviriler yaparak yayınlayan yazar, hayvanlarla ilgili birçok hikâye de yazmıştır.